Ortak Malların Trajedisi

Ortak malların trajedisi(tragedy of the commons) bir kaynağın çok sayıda birey tarafından ortak olarak ve kendi bireysel çıkarlarına göre kullanması sonucu tükendiği durumu temsil eder. Konsept oldukça eski zamanlardan beri çeşitli düşünürler tarafından farkedilmiş olmasına rağmen, ismini 1968’de Garrett Hardin tarafından Science dergisinde yayınlanan bir makaleden almaktadır. Hardin konsepti açıklamak için makalesinde herkesin kullanımına açık olan bir çayırı örnek verir. Herbir çoban olabildiğince çok hayvanını bu çayırda beslemeye çalışacaktır. Çünkü herbir çoban sürüsüne ekleyeceği bir tane daha hayvanın sağlayacağı bütün faydayı doğrudan kendisine alırken, bir tane daha hayvandan kaynaklanan aşırı otlatmanın maliyeti bütün çobanlar tarafından paylaşılır. Dolayısıyla kazancını maksimize etmeyi amaçlayan rasyonel bir çoban sürüsüne giderek daha fazla hayvan ekleyecektir. Kaynakların sınırlı olduğu bir yerde her çoban bu şekilde hareket ettiğinde yıkım kaçınılmazdır.


Ortak malların trajedisi bir tür bedavacılık problemidir (free-rider problem). Çoban grubundaki her birey kendi faydasını maksimize etmeye çalışır, bu yüzden diğerlerinin tüketimlerini kısmalarını bekler. Fakat, her birey bedavacılığı seçtiğinde, kolektif fayda sağlanamaz. Bedavacılık probleminin temelinde herhangi bir bireyin diğerlerinin sağladığı faydadan dışlanamaması yatar. Dolayısıyla, bireyler kolektif girişime katkı sağlamak için gerekli motivasyonu bulamazlar.


Ortak malların trajedisine çözüm olarak önerilen sıklıkla iki yol vardır. Basitçe ilki devlet, ikincisi de özel mülkiyet. İlk çözümü savunanlar doğal kaynakların tükenmesini önlemek için devlet tarafından merkezi kontrolünün şart olduğunu iddia ederler. Buna göre bir merkezi otorite bir doğal kaynağın kim tarafından, ne zaman ve hangi ölçüde kullanılacağına en uygun biçimde karar verebilir.


Gerçekten eğer merkezi otorite ortak bir kaynağın kapasitesini doğru bir şekilde belirleyebiliyorsa, kullanıcıların davranışlarını izleyebiliyorsa ve kuralları çiğneyenleri hata yapmadan cezalandırabiliyorsa, kolektif olarak optimal bir sonuca ulaşılmasını mümkün kılabilir. Fakat bu çözümle ilgili problem az önceki varsayımların gerçekçi olmamasıdır. Merkezi otorite doğru ve güvenilir bilginin eksikliğinde tüm bu varsayımları gerçekleştirmede hatalar yapacaktır. Varsayımların birini bile yeterince gevşettiğimizde devlet artık bir çözüm olmaktan çıkar. Ayrıca, merkezi otorite bunları gerçekten başarabilecek durumda olsa bile bunun bir maliyeti olacağını unutmamak gerek.


Özel mülkiyet çözümünü savunanlara göre ortak kaynakların özelleştirilmesi kaynakların tükenmesini önlemenin tek yoludur. Bu çözümün savunucuları çobanların kullandığı otlağı çobanlar arasında bölmeyi önerecektir. Böylece çobanlar arazisinin kapasitesine uygun büyüklükte bir sürüye bakmayı tercih edecektir ve aşırı otlatma sorunu ortadan kalkacaktır. Buna ek olarak çoban, arazisini korumak, sürdürmek ve izlemek bazı yatırımlar da yapmak zorunda kalacaktır. Bu çözümle ilgili asıl problem ise mevcut kaynağın dağılımı açısından arazinin zaman içerisinde tamamen homojen olduğunu varsaymasıdır. Eğer zaman içerisinde iklim gibi sebeplerden arazinin verimli ve bol ot sağlayan bölgeleri değişiyorsa bu, çobanlar için büyük bir problem yaratırdı. Elbette buna karşı çeşitli çareler düşünülebilir ancak hepsi maliyetiyle birlikte gelecektir. Özelleştirme çözümüyle ilgili diğer bir büyük problem ortak havuz mallarının parçalara ayrılarak mülkiyete geçirilmesinin zorluğudur. Sabit bir arazide özel mülkiyeti tesis etmek basit olsa da konu sabit olmayan ortak havuz kaynaklarına geldiğinde, örneğin balıkçılık alanları, bu kaynakların nasıl ayrı mülklere bölüneceği belirsizdir.


Peki, savunucuları tarafından tek çözüm yolu olarak sunulan bu iki farklı önerinin dışında başka ve daha iyi bir yol mümkün müdür? Nobel Ödüllü iktisatçı Elinor Ostrom “Governing the Commons” isimli kitabında buna olumlu cevap verir. Ostrom’a göre bir ortak havuz kaynağını kullanan bireyler kurtulmalarına imkan olmayan bir tuzağın içerisine düşmüş vaziyette değildirler, fakat içindeki bulundukları duruma bağlı olarak bireylerin belli ölçüde kendilerini içinde bulundukları çıkmazdan kurtaracak kapasiteleri vardır. Ortak havuz kaynaklarını yönetmek için oluşturulacak olan kurumsal yapı ister devlet regülasyonu şeklinde olsun ister özelleştirme şeklinde olsun dışarıdan dayatılamaz. Ortak malların trajedisini önleyecek bir kurumsal yapı yerelden, kendiliğinden örgütlenmeye dayalı ve devlet ve özel kurumların bir karışımı olarak kurulabilir.


Ostrom bu iddialarının doğruluğunu çoban ve otlak örneği üzerinden teorik olarak gösterir. Bu örnekte çobanlar, kendilerini işbirlikçi bir stratejiye adamak için bağlayıcı bir sözleşme yapabilirler. Fakat sözleşmeyi icra etmenin bir maliyeti de olacaktır. Çobanlar otlağı kullanmadan önce birbirleriyle görüşme yaparlar. Bu görüşmede kaynakları ve sözleşmenin icra maliyetini nasıl bölüşeceklerine karar vermeye çalışırlar. Eşit bir paylaşımı içermeyen bir öneri diğer çoban tarafından reddedilecektir. Sonuç olarak, herbir çobanın sözleşme icra maliyeti işbirlikçi bir stratejide kazanacağı kârdan daha az olduğu sürece çobanlar kaynağı ve icra maliyetini eşit bir şekilde paylaştıkları bir anlaşmaya razı olacaklardır. Bu çözümle, devlet çözümü arasındaki arasındaki önemli farklardan biri çobanların kendi sahip oldukları bilgiye dayanarak sözleşme yapmalarıdır. Kaynağın kullanıcısı olan çobanlar kaynağa ilişkin daha detaylı ve doğru bilgiye sahiptirler. Ayrıca, diğer çobanların davranışlarını denetlemek için teşvikleri vardır. Merkezi otorite ise her zaman kendi denetleyicisini tutmak zorundadır. Dolayısıyla, asil-vekil problemine(principal-agent problem) açıktır. Bunun tek çözüm yolu değil, çözüm yollarından sadece biri olduğunu vurgulamamız gerek. Ve ayrıca bazı problemlere de sahip olabilir. Fakat Ostrum’un yapmak istediği sadece yaygın olarak kabul edilen çözümlere karşı alternatiflerin olabileceğini kanıtlamak.


Son olarak Ostrom çok sayıda alternatif çözüm olabileceği iddiasına ampirik bir kanıt gösterir. Bu, ortak havuz kaynağını kullanan bireylerin devlet regülasyonu ya da özelleştirme olmaksızın geliştirdiği kurumsal yapının bir örneğidir. Bu örnek için Türkiye’deki Alanya şehrine gideceğiz. Alanya’da balıkçılık yaklaşık 100 kişi tarafından yürütülen ufak çaplı bir ticari faaliyetti. Bunların yarısı yerel bir kooperatife üyeydi. 1970’li yılların başları balıkçılar için felaket zamanlarıydı. Bunun iki sebebi vardı: Avlanma bölgelerinden kontrolsüz bir şekilde faydalanılması balıkçılar arasında şiddetli çatışmalara yol açabiliyordu. İkinci olarak en iyi avlanma bölgeleri için balıkçılar arasındaki rekabet üretim maliyetlerini arttırıyordu.


Fakat, aynı dönemde kooperatifin üyesi olan balıkçılar avlanma bölgelerinin yerel balıkçılara tahsis edildiği bir düzenlemeyi denemeye başladılar. Uzun yıllar süren deneme yanılma çabaları sonucunda balıkçılar tarafından kabul edilen bir dizi kural üzerinde anlaşmaya varıldı. Kuralların özü bütün balıkçıların en iyi avlanma noktalarından eşit bir şekilde faydalanmasını mümkün kılmak üzerine kuruludur. Ayrıca her avlanma noktası yanındaki noktaların avını etkilemeFyecek şekilde belirlenir. Avlanma bölgelerinin bir listesi her balıkçı tarafından onaylanır ve ayrıca belediye başkanı tarafından da saklanır. Denetleme ve icra işi ise sistemin yarattığı teşvik şeması sayesinde balıkçıların kendilerine düşer. Kuralları çiğneyen bir balıkçı kolayca tespit edilir ve diğer balıkçıların yardımıyla da mağdur tarafın hakları korunur. Bu örnekte dikkat edilmesi gereken bir nokta sistemin bütünüyle özel ya da devlete bağlı olmadığı fakat ikisinin de karakteristiklerini taşıdığı. İkinci nokta ise böyle bir sistemin merkezi bir otorite tarafından tasarlanmasının imkansızlığı. Çünkü sistemin avlanma bölgeleriyle ilgili olan kurallarını belirlemek kapsamlı bir saha deneyimi gerektiriyor ve bu iş için gerekli bilgileri sadece o bölgelerde bizzat avlanan balıkçılar edinebilir.


Sonuç olarak, bir ortak havuz kaynağını kullanan bireyler ortak malların trajedisi denilen tuzağa yakalanmış ve çaresizce dışarıdan uzanacak bir elin onları kurtarmasını bekliyor değillerdir. Kaynağın kullanıcısı olan bireyler kendi kendine organize olarak kaynağın yönetimi için kurumsal yapılar oluşturabilecek kabiliyettedirler. Fakat gerçek dünyada bunu gerçekleştirebilen ve gerçekleştiremeyen topluluklar vardır. Bu noktada sorulması gereken sorulardan biri bu iki türden topluluklar arasındaki farkın neler olduğudur. Bu iki farklı sonucu üreten faktörler nelerdir? Fakat bu soruyu araştırmak için öncelikle yerel toplulukların bunu başarabildiğini anlamamız gerek.

 

Referanslar


1-Hardin, G. 2009. The Tragedy of the Commons, Journal of Natural Resources Policy Research, 1: 243-253.


2-Ostrom, E. 1990. Governing the commons. Cambridge: Cambridge University Press.

 


49 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ukrayna Krizi